--

MOANDOR SANDRO

Yıllardır dağın altındaki mağarada yaşıyordu. Oraya sürgün edildikten sonra bir daha gün ışığı görmemişti. Zaten görmek istemiyordu da. Beslenmek için karanlığı kullanıyordu. Kim bilir kaç yıl olmuştu. Unutmadığı şeyler; adı, büyüleri, öldürdüğü  çocuklar, tecavüz ettiği kadınlar ve ulaşmak istediği, elde etmek için sonsuza kadar çabalayacağı amacıydı.

MoAndor Sandro bundan dört yüzyıl önce yakalanmıştı. Dünya üzerindeki tüm siyah, beyaz ve kırmızı cüppeliler birleşmişlerdi. Zaten onu başka türlü yakalayamazlar ve o mağaraya hapsedemezlerdi de. Moandor’un siyah pelerini sanki tüm dünyayı kaplamıştı. Gökyüzünde sürekli kara bulutlar dolaşıyordu. Çakan şimşekler bile dünyayı aydınlatamıyordu. Tek başına dünyaya hükmetmek istiyordu. Hatta dünyada tek başına kalmak için uğraşıyordu. Ama onu engelleyen bir şey vardı. Sevdiği kız Dusk.

En son çıkan savaşta tek başına yüzlerce cüceyi ve insanı öldürdükten sonra evine geri dönmüştü. Sevdiği insanın, belki onu bu yoldan döndürebilecek tek canlının yanına. Ama eve geldiğinde siyah ve kırmızı büyücü kulelerinin  başlarının evinde onu beklediğini fark etti. Sevdiği kadını ona karşı koz olarak kullanacaklardı. Beyaz cüppeli Salamros bile onu durdurmak için cüppesine çamur bulaştırmaya razı olmuştu. Ve sevdiği kadını öldürüp onu mağaraya tıktılar.

Yıllar boyu o günleri düşünüp herkesten, her şeyden nefret etti ve nefreti arttıkça gücü sınır tanımaz oldu. Mağaranın girişindeki koruma büyüsünü bile kaldırabilirdi artık. Kaç büyücü uğraşmıştı o büyüyü oraya yerleştirebilmek için ve kim bilir kaç klerik tanrısına yalvarmıştı büyünün bozulmaması için. Bu büyünün onu, o mağaraya hapsedeceğini düşünerek yanılmışlardı. Onu sadece dört yüzyıl hapsede bildi ve bu zamanın onun için hiç önemi yoktu, saniyeden farksızdı.

Gizemli sözleri söyledikten sonra dışarıya çıktı. Attığı ilk adımla güneş batmış, denizler siyaha boyanmıştı. Ellerini havaya kaldırdı. “İntikam” diye bağırdı. Bu anda yanına iki tane şimşek çaktı. Gözlerinden çıkan alevler bütün ejderhaların ateşlerini birleştirseler erişemeyecekleri kadar kudretliydi. Yürüdü. Görmek istediği tek bir şey vardı. Kan.

Şehre yaklaşmıştı. Festival zamanıydı. Her yer çok kalabalıktı. Bu mevsimde neden yağdığı bilinmeyen yağmura rağmen sokaklar tıklım tıklımdı.

Kapıda gardları gördü. Elini kaldırdı ve ikisi birden öldü. Kuledeki okçular taş kesmişlerdi. Ne olduğunu anlayamadılar bile. Gözlerine baktılar. O anda daha önce hissetmedikleri bir korku kalplerini parçaladı. Ölmek, o gözlere bakmaktan çok daha huzur verici olmalıydı. Ellerine oklarını ve yaylarını aldılar. En büyük savaşlarda bile, en güçsüz kaldıkları zamanlarda bile elleri titremeyen usta okçular, yaylarını bile germekte zorlanıyorlardı.

Kapılara dokundu. Alev alan kapıların yıkılması birkaç saniye bile sürmedi. Karşısında yüzlerce insan kaçışan canlı vardı. Elfler, insanlar, cüceler, hobitler hatta orklar ve goblinler. Hiç biri yaşıyorken ona zevk vermiyordu. Onu mutlu etmek için ölü olmaları lazımdı. Kendi kendine mırıldandı. Ona yönelen oklar artık etrafında bir duvar varmışçasına başka yönlere sekiyorlardı. Önce yüzünde bir tebessüm belirdi. Gözlerini kapattı. Büyü dilinde fısıldamaya başladı. Ellerinin arasında bir alev topu git gide büyüyordu.  Gözlerini açtı ve alev topu ileri doğru fırlattı. Top sokağın ortasına gitti ve orda birden patladı. Yüzlerce ruhsuz beden artık yerde yatıyordu. İntikam hırsı yanmış et kokusunu daha dayanılmaz kılmaya başlamıştı....

Ve son şehir. Son canlılar. Kaç kişi öldürmüştü bir ay içerisinde. Binler, onbinler? Kendi kendine konuştu yaptı “bir dünyanın sonuna bir şehir kaldı”. Kahkahaları yanan evler arasında yankılanıyor insan bedenleri üzerindeki ateşlerde daha da artıyordu.  Son şehri de yaktı ve kalan son canlıları da öldürdü. Artık mutluydu. Kendisi bomboş bir dünyanın tanrısı olmuştu...

Onur ÖNER